Osmanlıda Kahvenin Yaygınlaşması Ve Kahvehane Yapısı

En son güncellendiği tarih: 26 Ara 2020


XVI. yüzyılda Osmanlı topraklarından yayılmaya başlayan, XVII. yüzyılda Osmanlı topraklarından Avrupa’ya geçen kahve, İstanbul’a ilk kez 1543 yılında gelmiş, İstanbul’un ilk kahvehanesi ise 1550’lerde açılmıştır. Arap Yarımadası’nda ise Sufîler, bu içeceği ibâdet ettikleri uzun ve uykusuz geceler için kullandılar. Başlangıçta ulêma, dînî nedenlere dayanarak kahveyi yasaklama girişiminde bulundu. Kahve, aşırı dindarlar tarafından “bidâ” olarak tanımlandı. Ayrıca kahvenin uyarıcı etkisi sebebiyle tıpkı haşhaş gibi haram kabul edildi. Ortodoks çevrelerde her ikisinin de kömürleşene kadar kavruluyor olması, kahve ve haşhaş arasındaki benzerliği güçlendirdi. Kahvenin uzun zikir gecelerinde elde dolaşılarak içilmesi de tepkiyle karşılandı. Bu durum, şarabın içilmesi ile benzeştirildi. Ne var ki tepkiler işe yaramadı ve yaygın şekilde tüketilen bir içecek haline geldi. En sonunda kahve, Sufilerin dinsel alanından seküler alana geçti. II. Selim (1566-1574) ve III. Murat (1574 – 1595) döneminde İstanbul’da yaklaşık 600 kahvehane vardı.


Küçük kamusal mekânlarının varlığının sınırlı olduğu bir toplum için belirgin bir dış mekânda buluşmayı sağlayan bir yeniliğin ne denli çarpıcı olduğu âşikârdır. Her ne kadar kahvehanelerden önce de kamusal mekânlar bulunsa da, bu kurum, evin, mahallenin ve tekkenin özelleştirici etkisi ile sosyal olarak sınırlandırılan toplum bireyleri için yeni bir kamusal mekân yarattı. Camii, çarşı veya hamam gibi yerlerde yabancılarla karşılaşılıp sosyalleşilebilirdi; fakat kahvehane, diğer sosyalleşme mekânlarından ziyade işlevi toplumsallık olan bir kurum olarak ortaya çıktı. Meyhane gibi bir sosyalleşme mekânı da mevcuttu, ama kahvehane ile kıyaslanamayacak kadar büyük bir kitleye hitap etmiyordu. Şehir sakinleri için camiiye bir alternatif sunan kahvehaneler, kamusal alanın sekülerleşmesinin de araçları oldu. Camii yerine kahvehanenin tercih edilmesi de din adamlarının durumdan yakınmasına yol açtı. Bu mekânlarda yoğun edebî faaliyetler de gözlemlenmişti, yapılan muhabbet sıkıcı ve sade olmuyordu, zira kahvehaneler adeta edebiyatın fuar alanı gibiydi.





Şairler, son eserlerini gösterebiliyor, kitlenin eleştirisine sunup değerlendirme yapabiliyordu. Sadece edebiyat değil, aynı zamanda bilim, sanat konuları konuşulabiliyor, isteyen tavla veya satranç oynayabiliyordu.


Kahvehanede deneyimlenen yeni toplumsallık ilişkileri, toplumun çeşitli kesimi, -tüccarlar, zanaatkarlar, dindarlar, zayıf inançlılar- kendi kapalı çevrelerinden çıkıp kahvehanelerde ortak zeminde bir araya gelerek her kesimden insanın birbirlerine karışmasını sağlıyordu. Yüz yüze ilişkileriyle kahvehane muhiti, kişisel bilgi ve deneyimle bireysel katılımı mümkün kalan bir sosyal tasarımı yansıtıyordu. Kahvehane toplumu, kamusal davranışın bir olgusunu da kavramada yardımcı oldu. Kamusal davranışın toplumsal rituellerini karşılıklı olarak icra eden yabancı veya birbirine aşina kişiler arasındaki bu yüz yüze karşılaşma, medenilik olarak adlandırılır. Medenilik, rutin olarak “yabancılarla ilgilenme” kapasitesini geliştirir. Kahvehaneler, müşterilerini bu kapasite ile donatmak bakımıyla işlevsel bir öneme sahiptir. Müdâvimleri yeni insanlarla tanışırken, yeni davranış kodları öğrenirken birbirlerinin fikirlerine saygı göstermeye ve kendilerine hâkim olmayı becermek zorundaydılar, yoksa gündelik etkileşim faydalı olmazdı.

39 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Kurumsal

Yardım

Satış ve İade

Mağaza Politikası

Müşteri Hizmetleri: +90 537 457 4873

Meet Lab Coffee © 2016 - Tüm Hakları Saklıdır.